war etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
war etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

10 Yıllık Mektup / 10 Year Letter

10 Yıllık Mektup

Objektife bakabilme cesaretini gösterenlere selamlarımla...

Sevgili Hayata Destek insanları;

Bir fotoğraf makinası kadar rahatsız edici ne olabilir ki sizlerin çalıştığı alanda? Siz bin bir güçlükle kazanılmış güven ve hassas dengeler üzerinde dans ederken burnunu en mahrem anlara sokmaya çalışan bir fotoğrafçı hayal edin. İşte o benim. Sizin yerinizde olsam ben bu adama dış kapının mandalı derdim. Emin olun ben kendimi böyle görüyorum. Dış kapının mandalı olarak…

Sizlerin sahada yarattığı güven duygusu üzerinden "sessizce" ilerlemeye gayret gösteriyorum. Tamam kabul ediyorum, sessiz olamadığım zamanlar da oluyor.

Öyle ya da böyle bu yürüyüş neredeyse 10 yılı aşkın süredir devam ediyor. Kapıdan kovulmadım ama çok kapı yüzüme kapandı. Sizlerin desteğiyle başka bir kapıdan hatta pencereden içeri girdim. Bir kare daha fazla çekmekten ziyade biraz daha zaman geçirip en iyi kareyi çekebilmek için.

Belki de inandığım tek şey, fotoğrafın değiştirebilme gücüydü. Oysaki fotoğraf tek başına bir şeyi değiştiremez ve tek başına var olamazdı.

Ben her gün çektiğim onlarca fotoğrafa yeniden bakarken bir yolculuğu, bir serüveni görüyorum fotoğraf karesinden bana bakan gözlerde. 

Suriye krizinin başından bu yana sınır boyunca bata çıka sizlerle yol aldım. Bugün geriye dönüp baktığımda aslında yol alan ben değil, "objektif karşısına geçme cesareti gösteren" mültecilerin kendisi. Çamurun içinde yardım kolisini evine, çadırına, konteynere taşıyanlar ya da günlerce yağmurun altında barınacak bir yer arayışıyla dolananlar artık başka bir yaşamın paydaşı oldu. Bense sadece bu değişimi fotoğraflayanım. 

Hatay'da çektiğim bu son fotoğrafa baktığımda nereden nereye gelindiğini çok iyi görüyorum.
Gülen yüzler… Acı ve umut ile umutsuzluğu harmanlayıp yeniden gülebilen yüzler… Sıcak bir sobanın yanında satın aldıkları kıyafetleri denemeye çalışanların yüzleri... Anneler ve çocuklar… Evet, biliyorum o kapı açıldığında dışarıdan soğuk hava girecek ve bu evin sadece tek bir odası ısınıyor. Yine biliyorum, üstelik bu alışverişin devamının olup olmayacağı büyük bir soru işareti. Ama ne fark eder ki? Yeniden, yarın bayrammış gibi kendi seçtikleri kıyafetleri alabilen mülteciler ve ısınabildikleri bir ev gülümseyebilmek için yeter.


10 Year Letter

With my warm regards to those who have the courage to gaze into the lens of a camera…

Dear People of Support to Life;

How disconcerting can a camera be, in your area of work? While you tip-toe in the field with your hard-earned trust and fragile human relationships, imagine a photographer who is trying to peek into those most intimate moments… That’s me. If I were you, I would call that man an outlander at best. Believe me, that’s how I feel too. An outlander…

I strive to “quietly” operate on the feeling of trust you people create. Ok I confess; I am not always quiet.

Either way, this has been going on for almost 10 years now. I’ve never been kicked out of a door, but many were shut in my face. With your help, I stepped in through another door, or a window. Not to catch just another shot, but to spend a little more time to get the best shot.

Maybe what I’ve been believing in is the power of photographs; their power to change. But photos can’t change anything by themselves or even exist by themselves.

Whenever I stop to look again at dozens of photos I take every day, I see a journey staring back at me through those eyes in the shots.

Since the Syrian crisis began, I’ve been walloping and navigating along with you along the border. Today, when I look back, I realise that I wasn’t the one navigating, it was the refugees themselves, refugees who “have the courage to gaze into the lens of a camera.” Those carrying the aid boxes through the mud to their homes, tents, container-shelters, or those who walk under the rain for days in search of a shelter; now they have become partners to a different life. I am simply the one that photographed it.

I see the change much clearer as I look at this latest photo I took in Hatay. Smiling faces… Faces that can fuse together pain and hope and hopelessness, and still smile again. Faces that cosy up to the warm woodstove and try their newly-bought clothes on. Mothers and children. Yes, I do realise that as soon as that door opens cold air will rush in and this house has heating only in one of its rooms. I also realise that no one knows if there will be another day of shopping after this one. But why should it matter? Just seeing this moment, seeing the refugees pick their new clothes as if there is a festival coming tomorrow, in a house they can heat; that’s enough reason to smile.  

Kerem Yücel



12 Nisan 2016 Salı


Tuçe Girit
Hayata Destek Derneği / Support to Life

Arkadaşım İlyas

Nisan, 2016

 “Güvende olsak, akrabalarımızın yanına dönebilsek keşke.” 

Babası için ayakkabı almaya gelen 14 yaşındaki küçük adamla Fidanlık Kampı’nda tanıştım. Konuşmaya katılabilmek için uzaktan meraklı gözlerle bizi izleyen İlyas’ın samimi gülümsemesi beni ilk etkileyen şey oldu.

Ekip arkadaşlarımla İngilizce konuşurken kulak misafiri olan İlyas heyecanla az çok İngilizce, Türkçe ve Almanca konuşabildiğini söyledi. ‘Hadi o zaman İngilizce konuşalım’ dediğimde ise gururlu bir duruşla ‘Tamam’ dedi, başladı anlatmaya.

“Ben Iraklıyım ama şimdi Diyarbakır’da yaşıyorum.”

5 kardeşin ortancası olan İlyas Irak, Şengal’de ailesiyle birlikte yaşıyormuş. Çatışmalar başlayınca önce Zaho’ya sonra 15 saat dağ yollarında yürüyerek Cizre’ye kaçmışlar. Bir ay sonra da Diyarbakır Fidanlık Kampı’na ulaşmışlar.

“Burası ev değil, yaşamak biraz zor. Ama yine de ailemle Diyarbakır’da olabilmek güzel.”

Okula gidemiyor ama gitmeyi çok istiyor. Şimdilik Hayata Destek Derneği’nin kamp alanındaki etkinliklerine katlıyor. Hayali, tıpkı mahallelerimizdeki çocuklar gibi, büyüyünce futbolcu olmak.  Şakayla karışık kamptaki patlamış topları sorduğumda, “ben bilmiyorum, ben yapmadım” diyor.

E-Kart ile Hayata Destek Programı’ndan yararlanarak gıda alışverişlerini yaptıklarını söyleyen İlyas, Kışa Hazırlık Programı kapsamında da önce babasına sonra kendisine ayakkabı alabilmiş.

İlyas’ın omuzlarındaki yük bizim tanıdığımız yaşıtlarından daha fazla. Çocuksu hayallerinin dışında gerçekten ne istediğini sorduğumuzda ise tanıştığımız tüm mültecilerden aldığımız aynı cevabı alıyoruz;

“Şengal ya da Almanya fark etmez, sadece güvenli bir yerde yaşamak istiyoruz.”

Savaşın olgunlaştırdığı çocuklardan sadece biri olan arkadaşım İlyas’la yeniden bir şekilde, kampta ya da daha da güvenli bir yerde, görüşmeye söz verip vedalaştık.

My Friend, İlyas

April, 2016

 “I wish we were safe,and return back to our families.” 

I met the 14-year-old young man, buying tennis shoes for his father, at Fidanlık Camp. İlyas’ sincere smile was the first thing that struck me as he was eagerly watching us to join the conversation.

İlyas overheard me talking with my colleagues in English and excitedly told us that he could speak some English, Turkish and German. Once I said ‘Okay, let’s speak in English’, proudly said ‘Yes’ and started sharing his story.

“I am Iraqi, but now I live in Diyarbakır.”

İlyas, middle one of 5 siblings, used to live in Sincar, Iraq with his family. Once the conflict started they fled to Zaho, from there they walked 15 hours to Cizre. A few months later they came to Diyarbakır Fidanlık Camp.

“This is not a house, it’s hard to live here. But still, it is nice to be with my family in Diyarbakır.”

Although he really wants to, he is unable to go to school. He is currently attending to the Support to Life activities at the camp. Just like the children from our neighborhoods, his dream is to be a soccer player one day. When I ask him –jokingly– about the torn balls at the camp, he says
 “I do not know, I did not do it”

İlyas can do his food shopping the Support to Life with E-Voucher Program and was able to buy shoes for himself and his father within the scope of Winterization Program last February.

İlyas has more to carry on his young shoulders comparing the other children in his age group. Putting aside his childish dreams when we ask what he really wants, the response is the same as any other refugee.

“Sincar or Germany, it does not matter. We only want to live in a secured place.”

My friend İlyas, one of the many children who were forced to grow up by the war, and I promised each other somehow to meet again at the camp or another secure place.






16 Şubat 2016 Salı

Ve kadın “ah!” dedi, kızının yüzünü okşarken... / And woman said “ahh!” while caressing her daughter’s face...








Çiğdem Usta 
İletişim Sorumlusu / Communication Officer
Hayata Destek Derneği | Support to Life
________________________________________________________________________________________

“Bıçağın ucundaydı 
insanların hafızası 
‘İnsan unutandır ve insan 
unutulmaya mahkum olandır.’ 
Tanrı şöyle derdi o zaman: 
Ah!”
“On a knife edge was 
human memory  
‘Human is one who forgets 
and one who is 
doomed to be 
forgotten.’ And God would say: 
Ahh!”
Didem Madak

Her coğrafyada aynı mıdır ah’ın anlamı? İnsan kayıpları için, yaşayamadıkları için, elinden akıp giden zaman için ve de hayata tutunma telaşesindeyken bir yandan, aynı şekilde mi iç geçirir, ah eder? Bir fotoğraf karesinde bir kadın yüzü yavrusuna dönük, çocuksa bana bakıyor hem ürkmüş hem ürküten gözlerle... Bir kız çocuğunun gözlerinde sorguluyorum şimdi; her coğrafyadan, her milletten, her kültürden insan o yıkıcı duyguyu “ah” diyerek mi anlatır acaba?

Is the meaning of “ahh” the same all around the world? Does everyone sigh or say “ahh” in the same way for his/her losses, for those he/she can never experience, and for the time that flies while trying to hold on to life? An image of a woman looking at her daughter who is staring at me with her eyes that are both afraid and scary... In the eyes of a child, I am now questioning whether people of any region, nation or culture express this same disruptive feeling with an “ahh”?
Fotoğraf karesinde bir kadın. Bir Ezidi. Bir anne. Türkiye’nin son 5 yıl içinde ‘misafir’ ettiği 2 buçuk milyon mülteciden biri. Irak’ın kuzeyindeki Şengal’den can havliyle kaçan 30 bin Ezidi’den biri. Her mültecinin farklı bir hikayesi var. IŞİD saldırılarından kaçan Ezidilerinki en kıyıcılarından... Fakat her hikayenin örgüsünde konuşa konuşa normalleştirdiğimiz, esasında normal olmayan bir de değişmez saklı; savaş mağduriyeti. 

A woman in a frame. A Yazidi. A mother. She is one of the 2.5 million refugees “hosted” by Turkey in the last 5 years. She is one of the 30 thousand Yazidis who ran away from Sinjar, northern part of Iraq, for their lives. Every one of them has a different story. It is one of the cruelest that is experienced by those Yazidis escaping from attacks of the ISIS. However, there is one thing that is true for every story, an abnormality we normalize as we talk about it: war-victimization. 

Bilindik olması gerçekliğini azaltmıyor; insanlık, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük göç krizine tanıklık ediyor. Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana Suriye ve Irak’ta yaşayan 5 milyona yakın insan evlerini, dostlarını, gündelik yaşamlarını, vatandaşlık haklarını geride bırakarak ülkelerini terk etti. Hayatta kalabilmek için... İlk güzergahlardan biri, komşu ülke Türkiye’ydi. Bir komşuya misafir olarak gelmedikleri, ülkelerindeki şiddetin günden güne daha da derinleşmesiyle anlaşıldı. Savaş mağduru mültecilerin misafire ikramın ötesinde insani ve hayati ihtiyaçları vardı, hala var. Mülteci akını bugün de devam ediyor. İhtiyaçlar listesi uzuyor.

The fact that we know it does not make it less real; the world witnesses the largest migration crisis since the World War II. About 5 million people have left their homes, their friends, their daily routines, and their civil rights in Syria and Iraq since 2011 when the war started in Syria. They did it in order to survive... One of the first destinations is the neighbor Turkey. As the violence in their country has intensified day by day, it is now understood that they are not guests any more in the neighboring country they arrived. These refugees, victims of the war, needed humane and vital needs, which they still need. The flow of refugees continues even today. The list of needs is growing longer.


Fotoğraf karesindeki Ezidi kadın –yüzü yavrusuna dönük, çocuğun gözleri bana- bu ihtiyaç sahiplerinden biri. Ve biz, onun ve ailesinin ihtiyaçlarından haberdarız. Çünkü onlar, E-Kart ile Hayata Destek Programı’ndan yararlanıyor.

The Yazidi woman in the image, with her face towards her daughter whose eyes staring at me, is one of them who are in need. And we are aware of her and her family’s needs. This is because they are benefiting from what the Support to Life with E-Voucher Program offers. 

Avrupa Komisyonu İnsani Yardım ve Sivil Koruma Ofisi fonu ve Alman yardım kuruluşu Diakonie Katastrophenhilfe desteği ile Hayata Destek tarafından yürütülen proje, Diyarbakır, Batman, Urfa ve Hatay başta olmak üzere sınır kentlerde mülteci ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için geçen yıl başlatıldı. İhtiyaç sahibi mülteci ailelere verilen e-kartlar aracılığıyla evinden uzakta yaşam mücadelesi veren mülteciler, kendi seçimleriyle belirlenen mağaza ve dükkanlardan temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Hanedeki kişi sayısına göre yapılan nakdi yardım, mülteci ailelerdeki her bireyin ihtiyaçlar giderilirken söz hakkının olabilmesini sağlıyor. Üstelik tercihlerini kendileri dile getirerek; kendi mahallelerinde, bildikleri dükkanlardan, kendi kazançlarıyla alışveriş yapabildikleri günlerde olduğu gibi... Bu nakit yardımı, ailelerin orta vadede ev ekonomisi ve geçim kaynağı planlamasına odaklanmasını mümkün kılıyor. Ayrıca ikamet ettikleri bölgede yerel ekonomiye katkı yaparak, bölge sakinleriyle iletişim kurmaları için de bir kanal açmış oluyor.

The project conducted by Support to Life with funding provided by European Commission’s Humanitarian Aid and Civil Protection department and with support of the German humanitarian organization Diakonie Katastrophenhilfe was initiated last year to meet the basic needs of refugee families in the cities located near the border, including Diyarbakır, Batman, Urfa and Hatay. Refugees who try to survive far away from their homeland are able to meet their basic needs from any shop or mall of their own choice with the e-vouchers provided to them. The cash assistance provided to a family depending on the number of people in this particular family gives every individual in the family the right to speak for their needs. They can express their own needs; just like the old days, when they were able to buy from familiar shops with their own money... This cash assistance makes it possible for families to focus on the domestic economy and planning their source of living in the medium term. Furthermore, they contribute to the local economics of the area where they currently reside, creating a channel of communication with the other residents of the region.

Programın kapsamı sadece e-kartlar aracılığıyla sağlanan nakdi yardımla da kısıtlı değil. Öncelikli olarak kamp dışında yaşayan mülteci aileleri merceğine alan program, bu ailelerin temel hak ve hizmetlere ulaşımını desteklemeyi de hedefliyor. Vaka yönetimi ekipleri, zarar görebilirliği yüksek mültecilerin sosyal haklar çerçevesinde ihtiyaçlarını gidermelerine danışmanlık ya da doğrudan destek yoluyla yardımcı oluyor.

The scope of the program is not limited to the cash assistance provided with the e-vouchers. With its primary focus on the refugee families living outside the camps, the program aims to support these families so that they can access the basic rights and services. The case management teams offer consultancy or direct assistance services to help vulnerable refugees meet their needs within the framework of social rights.

Fotoğraf karesindeki kadın –yüzü yavrusuna dönük, çocuğun gözleri bana- binbir kaygısının içinde en çok kızının geleceğini düşündüğünde ah edecek, biliyorum. Asla öğrenmemesi gereken şiddet gerçeğini küçük yaşında tanıklık ederek öğrenen o kız çocuğu annesinin ah’ına aynı delici bakışlarla cevap verecek. Fakat bir gün, yakın gelecekte bir gün gözlerini daha güvenle, çocuk kahkahaları eşliğinde etrafına çevirebilmesi için biz o kız çocuğunun ve annesinin yanında olmaya devam edeceğiz. Yeri geldiğinde beraber gülümseyip yeri geldiğinde beraber ah ederek...

I know that the woman in the image, with her face towards her daughter whose eyes staring at me, would sigh with the deepest “ahh” when she thinks about her daughter’s future. And this little girl, who has learned as a direct witness the truth of violence  which she should have never known, would answer her mother’s “ahh” by giving her the same penetrating look. But we always will be there for this little girl and her mother so that one day, in the near future, she can look to the future with confidence with nothing but laughter in her eyes. By laughing with them and crying “ahh”s with them...


9 Şubat 2016 Salı

Serdar Korucu
Gazeteci

Hundred-Year Homeowner Now Unwanted Refugee

Yüzyıllık Evsahipliğinden İstenmeyen Mülteciliğe

01.09.2015


H.O.'s wife interrupts to timidly tell a scene she has experienced. She tells about a woman's reaction in a bus asking "Why are you here while our children are dying for you there?" Letting these words of her mouth, she has tears in her eyes...


H.O.’ın eşi giriyor araya, ürkekçe kendi başından geçen bir hikayeyi aktarmaya başlıyor. Otobüsteki bir kadının “Bizim çocuklarımız orada sizin için ölüyor, siz neden buradasınız?” diye tepki gösterdiğini anlatıyor. Gözleri doluyor bu cümleyi kurarken, sözlerin onda kurşun etkisi yarattığını yansıtırcasına… 


Syria, the "safe harbor" of every crisis involving many nations from Armenians to Kurds, from Palestinians to Iraqis in the region in the last century, is shattered today. The main victim of the war is a group of Syrians who become refugees away from their homeland, taking no sides in the conflict going on in the country... Life is tough for them far away from their land. And in Turkey, which proud of its "Tolerance"...

Son yüzyılda Ermenilerden Kürtlere, Filistinlilerden Iraklılara bölgedeki her krizde “güvenli liman” olan Suriye bugün paramparça. Savaşın en büyük mağduruysa ülkede çatışmanın tarafı olmayan ve doğduğu topraklardan uzakta mülteci konumuna düşen Suriyeliler… Onlar için topraklarının dışında hayat çok zor. “Hoşgörüsü” ile övünen Türkiye’de de… 

Turkey talks about Syrians only when they die. The larger the number of casualties in a combat or attack in some city, the more we see them on the news. Unless the war "personally" concerns a group, their voice cannot be heard in Turkey.

 Suriyeliler Türkiye’nin gündemine hayatını kaybettiklerinde gelebiliyor. Bir şehirdeki çatışmada ya da saldırıda ne kadar fazla ölürlerse haber bültenlerinde o kadar yer alabiliyorlar. Savaş bir kesimi “özel” olarak ilgilendirmedikçe de Türkiye’de seslerinin yankılanması mümkün olmuyor.

Syrian Civil War was "noticed" by the public as late as September 16, 2014, when ISIS, the group which refers to itself as an "Islamic State", attacked Ayn El Arap, or Kobane as called by the Kurdish population living there. The loss of lives in the protest demonstrations and movements organized in a number of cities on October, 6-8 reminded Turkey that the land beyond the border is more than a "neighbor". However, this sensitivity did not last long.

Suriye İç Savaşı’nın son dönemde kamuoyu tarafından “fark edilmesi” 16 Eylül 2014’te, kendini “İslam Devleti” olarak adlandıran IŞİD’in ülkenin kuzeyinde yer alan, bölgedeki Kürt nüfus tarafından Kobani diye adlandırılan Ayn El Arap bölgesine yönelik saldırısı ile gerçekleşti. 6-8 Ekim arasında pek çok ilde gerçekleşen protestolar ve eylemlerdeki can kayıpları, Türkiye’ye sınırın ötesinin “komşu”dan fazlası olduğunu hatırlattı. Ancak bu duyarlılık da uzun sürmedi.

Today, all the Syrian refugees, including the Kurds from Rojava line, are subject discrimination and reminded in their social lives over and over that they are not wanted - children among their friends, fathers at work, mothers on the streets...

Bugün ülkenin kuzeyindeki Rojava hattından Türkiye’ye gelen Kürtler de dahil tüm Suriyeli mülteciler ayrımcılığa uğruyor. İstenmedikleri kendilerine sosyal hayatlarında defalarca kez hatırlatılıyor. Çocuklara arkadaşları arasında, babalara çalıştıkları yerlerde, annelere sokaklarda…

One of the victims of the discrimination is H.O.. He lives in Batman. He fled Kobane, targeted by ISIS, with his family 10 months ago and took shelter in Turkey.  Their escape was not a choice, but an obligation.

 Savaşın ateşi kendilerine yaklaştığında önce ölenlerin haberlerini aldılar. Dayısının oğlunu kaybetti, yakın akrabalarının yaralandığını öğrendi. Ardındansa silah sesleri yaklaştı. Bu nedenle bırakmak zorunda kaldılar anavatanlarını.

While the fire of the war was approaching to them, they first got the news about deaths. He lost a cousin and heard of his injured relatives. Then, arrived the gunshots. So, they had to leave their homeland.

 Bu ayrımcılığın mağdurlarından biri de Batman’da yaşayan H.O.[1]… 10 ay önce ailesi IŞİD’in hedefindeki Kobani’den kaçarak ailesi ile Türkiye’ye sığındı. Bir tercih değil, mecburiyetti onlar için bu kaçış.

H.O. like every Syrian, misses his life in Kobane. "I had a stall where I used to sell vegetables. Beautiful days they were" he says, filling with tears. Today, he tries to maintain his family by taking one-day jobs. For him, every morning, every new day is another struggle for life. He would do anything as work. He is mostly hired to carry packages...

H.O., Kobani’deki günlerini özlüyor her Suriyeli gibi. “Bir tezgahım vardı, sebze satardım. O günler çok güzeldi” diyor gözleri dolarak. Bugünse günü birlik işlerle ailesini geçindirmeye çalışıyor. Her sabah, her yeni başlayan gün, bir mücadele, bir yaşam savaşı onun için. Ne iş olsa onu yapıyor. En çok da yük taşımak düşüyor payına…

H.O. is one of those who have witnessed the destruction of his country step by step. He says five years ago, even before the war started, his brother was arrested by the Damascus government, which he calls the "regime." And that they have not heard from him since then... That is why Syria means "sad memories" as well as "homeland" for H.O. and his family. Yet, it is equally difficult for them to build a new life in Turkey.

H.O. ülkesindeki yıkıma adım adım tanık olanlardan. 5 yıl önce, savaş başlamadan önce “rejim” dediği Şam yönetimi tarafından bir kardeşinin tutuklandığını söylüyor. Ve ondan bugüne kadar haber alamadıklarını… Bu nedenle H.O.’ın ailesi için Suriye demek “anavatan” kadar “acı hatıralar” demek aynı zamanda. Fakat Türkiye’de yeni bir hayatı inşa etmeleri de zor.

For the life they want to make, his two out of five children go to school. One of the two is called "Hivron", meaning "moonlight" and the other is "Rojin", meaning "Sun". When we ask them if they like the school, they first say "Ere" in their own language and then say "Yes". They have dreams. Each want to be a doctor. However, their parents are not that optimistic. 

Kurmak istedikleri hayat için beş çocuğundan ikisi okula gidiyor. Birinin adı “ay ışığı” demek olan “Hivron”, diğeri “güneş” yani “Rojin”. “Okulunu seviyor musun?” diye sorduğumuzda önce anadillerinde “Erê” diye yanıt veriyor ardından “evet” diye tekrarlıyorlar. Hayalleri var. Doktor olmak istiyorlar. Ancak anne ve babaları o kadar ümitli değil.

"On the first day when we were here in Turkey, everything was different," says H.O., telling about how the perception towards them has changed: "They used to help us, but now we are not wanted. We can explicitly feel that."
“Türkiye’ye geldiğimiz ilk gün her şey farklıydı” diyor H.O. ve kendilerine yönelik değişen algıyı anlatmaya başlıyor: “O zamanlar bize yardım ediyorlardı, bugünse istenmiyoruz. Açıkça hissediyoruz.”

Although they are not like those Syrians in Istanbul, Ankara or Izmir, who have to put up with people's closing car windows, turning their faces away, or patronizing looks while they panhandle, this family's story reveals a completely different aspect of discrimination.

İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerde dilencilik yaparken otomobil camları kapatılan, yüz çevrilen, horlanarak bakılan Suriyeli mülteciler gibi olmasalar da ayrımcılığın bambaşka bir boyutu çıkıyor bu ailenin yaşadıklarında. 

H.O.'s wife interrupts to timidly tell a scene she has experienced. She tells about a woman's reaction in a bus asking "Why are you here while our children are dying for you there?" Letting these words of her mouth, she has tears in her eyes, as a sign of the bullet effect of the words in her heart...

H.O.’ın eşi giriyor araya, ürkekçe kendi başından geçen bir hikayeyi aktarmaya başlıyor. Otobüsteki bir kadının “Bizim çocuklarımız orada sizin için ölüyor, siz neden buradasınız?” diye tepki gösterdiğini anlatıyor. Gözleri doluyor bu cümleyi kurarken, sözlerin onda kurşun etkisi yarattığını yansıtırcasına… 

H.O. is angry. He cannot stay as calm as his wife. As an answer to the question "Why don't they go back?" asked by the public where "they" refers to the Syrian refugees, he has to say two sentences: 
"If you can stay in Syria or in Kobane with your children and family just for a month, I promise we will go back!"

H.O. ise öfkeli. Eşi kadar sakin olamıyor. Tüm Suriyeli mültecilere yönelik kamuoyunda oluşan “Neden dönmüyorlar?” sorusuna iki cümle ile yanıt veriyor: 
“Siz çocuklarınızla, ailenizde Suriye’de, Kobani’de rahatlıkla bir ay kalın. Söz biz de geri döneceğiz!” 

[1] This interview was made within the scope of "Support to Life with E-Voucher Program" conducted by Support to Life with funding provided by European Commission's Humanitarian Aid and Civil Protection department (ECHO) and with support of the German humanitarian organization Diakonie Katastrophenhilfe.  
Bu görüşme, Avrupa Komisyonu İnsani Yardım ve Sivil Koruma Ofisi (ECHO) fonu ve Alman yardım kuruluşu Diakonie Katastrophenhilfe’nin desteği ile Hayata Destek Derneği tarafından yürütülen “E-kartla Hayata Destek Programı” kapsamında gerçekleştirildi.  




Maria Fernandez
Diakonie Katastrophenhilfe

I don't believe in charity. I believe in solidarity.
Hayır işlerine inanmıyorum. Dayanışmaya inanıyorum.
7th October 2015


With over 1.75 million Syrian refugees having crossed the border into Turkey in search of sanctuary, Turkey has shown huge capacity for solidarity. It is providing high quality assistance to nearly 240 000 Syrian refugees in refugee camps. But the majority of Syrian refugees in Turkey live in urban and rural areas, and are surviving under very challenging circumstances. They are struggling to access information, registration public services, education and healthcare.
Sığınmak amacıyla Türkiye sınırından geçen 1,75 milyondan fazla Suriyeli mülteci ile Türkiye, büyük bir dayanışma kapasitesi olduğunu gösterdi. Türkiye, mülteci kamplarında, yaklaşık 240.000 Suriyeli mülteciye nitelikli yardım sağlamakta. Ancak Türkiye'deki Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu kırsal ve kentsel bölgelerde yaşamakta ve çok zorlu koşullarda hayatta kalmaya çalışmakta. Bilgiye ve kamu hizmetlerine ulaşabilmek için, kayıt, eğitim ve sağlık hizmetleri ve diğer sosyal haklardan faydalanabilmek için  mücadele vermekte. 
Syria was itself once a haven for refugees. In 1948, most of the Palestinians who fled to Syria were from the northern part of Palestine. A further 100 000 people fled from the Golan Heights to other parts of Syria when the area was occupied by Israel. A few thousand refugees fleeing war-torn Lebanon in 1982 also took refuge in Syria and more than a few thousands were hosted in Syria again in 2006 when the conflict between Israel and Lebanon took place.
Bir zamanlar Suriye'nin kendisi mülteciler için bir cennetti. 1948 yılında Suriye'ye kaçan Filistinlilerin çoğu Filistin'in kuzey bölgelerindendi. Golan Tepeleri İsrail tarafından işgal edilince 100.000 kişi daha bölgeden Suriye'nin çeşitli yerlerine kaçmıştı. 1982 yılında savaşta yenik düşen Lübnan'dan kaçan birkaç bin mülteci de Suriye'ye iltica etmiş, 2006 yılında İsrail ile Lübnan arasında meydana gelen çatışma sırasında binlerce kişiye yine Suriye kapılarını açmıştı.
Before the start of the ongoing conflict, Syria hosted 1.5 million Iraqis and over 500 000 Palestinians.. As the conflict escalated – triggering the world's largest humanitarian crisis since World War II – these refugees together with the displaced Syrian population, could not find the solidarity they expected within the international community and were forced to move again. Many found refuge in Turkey.
Suriye'de halen devam eden çatışma başlamadan önce 1,5 milyon Iraklı ve 500.000 Filistinli barınıyordu. Çatışma kızıştıkça - ve İkinci Dünya Savaşı'ndan beri dünyanın en büyük insanlık krizini tetikleyince - yerlerinden edilen Suriye nüfusu ile birlikte bu mülteciler, uluslararası topluluk içinde bekledikleri dayanışmayı bulamadılar ve yeniden yer değiştirmek zorunda bırakıldılar. Birçoğu Türkiye'ye iltica etti.
According to the UN Refugee Agency (UNHCR), between March and April 2012, the number of registered Syrian refugees was around 23 000 people, with Turkey receiving around 40% of refugees. Three years after, Turkey is now home to over 1.7 million registered refugees, making it the country with the highest number of registered Syrian refugees in the world.
BM'nin Mülteci Yüksel Komiserli'ne (UNHCR) göre 2012 yılı Mart ile Nisan ayları arasında kayıt altına alınan Suriyeli mültecilerin sayısı 23.000 civarındaydı ve bunların yaklaşık %40'ı Türkiye'de bulunuyordu. Üç yıl sonra bugün Türkiye, 1,7 milyondan fazla kayıtlı mülteciye ev sahipliği yaparak dünyada en fazla kayıtlı Suriyeli mültecinin olduğu ülke konumunda. 
Turkey has shown tremendous solidarity with refugees, adapting its legal system to the new reality of the refugees. The new Law on Foreigners and International Protection that came into force in April 2014 provides protection and assistance for asylum-seekers and refugees, regardless of their country of origin. Turkey ensures non-refoulement, and provides assistance in 22 camps, generally keeping borders open, allowing refugees to flee their war-torn homes.  
Türkiye hukuk sistemini yeni mülteci gerçeğine uyarlayarak konuya dair muazzam bir dayanışma göstermekte. 2014 yılı Nisan ayında yürürlüğe giren yeni Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, sığınmacı ve mültecilere, hangi ülkeden geldiklerine bakılmaksızın, koruma ve yardım sağlanmasını öngörmekte. Türkiye, zulüm riski olan yere geri göndermemeyi temin etmekte ve genellikle sınır kapılarını açık tutup savaş mağlubu evlerinden kaçan mültecilerin geçmesine izin vererek 22 kampta yardım sağlamakta.   
Of course, there are challenges for Syrian refugees in Turkey, despite the consistent high-standard humanitarian response that the government has provided. The language barrier is a big issue among the Syrian refugee population, preventing them from learning what their rights and duties are in the new country that is now home to them, and making it hard to access health services or put their kids in school, among others.
Suriyeli mülteciler Türkiye'de devletin sağladığı istikrarlı ve yüksek standartlı insani müdahaleye rağmen zorluklarla da karşılaşmaktalar. Dil engeli, Suriyeli mülteci nüfusu için büyük bir sorun; bu sorun nedeniyle şu an evleri olan bu yeni ülkedeki haklarını ve görevlerini öğrenememekte, sağlık hizmetlerine erişmeleri veya çocuklarını okula göndermeleri zorlaşmakta ve daha birçok zorluk çekmekteler.
Employment is one of the most important needs among the Syrian refugee population, whose literacy rate in pre-war Syria was at 95% for 15 to 24-year-olds. There is a clear link between access to education and access to the workforce. According to its Human Development Index (HDI), Syria has fallen back to where it was 38 years ago – meaning that today the average Syrian has the same life-expectancy, education and employment prospects as in 1977.
Savaş öncesinde 15 ile 24 yaş arası okuryazarlık oranı %95 olduğu Suriyeli mülteci nüfusunun en önemli ihtiyaçlarından biri, istihdam. Eğitime erişim ile iş gücüne erişim arasında bariz bir bağlantı bulunur. Suriye, kendi İnsani Gelişme Endeksi'ne (HDI) göre 38 yıl önce olduğu noktaya geri döndü - bu da demektir ki bugün ortalama bir Suriyelinin beklenen yaşam süresi, eğitim ve istihdam beklentileri 1977 yılındakiyle aynı. 
Since before history was written, Syria has been fought over by foreign empires: Egyptians, Hittites, Assyrians, Persians, Macedonian Greeks, Romans, Mongols, Turks, British, and French. Syrians have always been able to get back on their feet and reconstruct the damage that was done, in a remarkable phoenix-like attitude that they have transmitted to their youngest generations. Solidarity and not charity is what Syrians are requesting to the international community, the same that they have given to the different refugee groups that were once hosted in their now destroyed country.
Yazılı tarihten önceki çağlardan beri yabancı imparatorluklar Suriye için savaştılar: Mısırlılar, Hititliler, Asurlular, Persler, Makedonya Yunanlıları, Romalılar, Moğollar, Türkler, İngilizler ve Fransızlar. Suriyeliler, nesilden nesile aktardıkları anka kuşununkine benzer olağanüstü bir yetenekle hep ayağa kalkıp hasarı onarmayı başarmış ve yen nesillere bu yeteneklerini aktarmışlardır. Suriyelilerin uluslararası toplumdan istediği hayırseverlik değil dayanışma; aynen şu an harap olmuş ülkelerinde bir zamanlar barındırdıkları farklı mülteci gruplarına kendilerinin gösterdiği gibi.
To put in the words of the Uruguayan writer Eduardo Galeano: “I don't believe in charity. I believe in solidarity. Charity is so vertical. It goes from the top to the bottom. Solidarity is horizontal. It respects the other person. I have a lot to learn from other people.”
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun sözleriyle: "Hayır işlerine inanmıyorum. Dayanışmaya inanıyorum.  Hayırseverlik çok dikey. Yukarıdan aşağı iniyor. Dayanışma yataydır.  Ötekine saygı duyar. Benim diğer insanlardan öğrenecek çok şeyim var."